30 Mart 2012 Cuma

13 haziran 2008 Mark Knopfler İstanbul Konseri

fender stratocasterlari, telecasterlari
gibson les paulleri, pensa shurlari
bogaza nazir saydirdi gitti sol bastan.

mark knopfler'le ayni ortami kara topraga gomulmeden evvel paylasmak da varmis su fani hayatta.
hos, ustat kaynana hosnutsuzlugu cehresiyle nemrut pozlar verse de, kac zamandir yollarini gozledigimizdi. her halukarda sineye cekecektik bir sekil.
aslinda orada tutsu yakip otursa bile sesimi cikarmaz, arada bir riffler, sololar patlatacagi umidiyle beklerdim gece boyunca.
bu olumsuz algilanan durusuna ragmen, ilk defa bulustugu turk hayranlarini, saygisindan ve performansindan mahrum etmedigini soylemek de mumkun.
bana kalirsa bu durum, homojen olmayan izleyici kitlesinin sahneye verdigi enerjiyle de ilgiliydi bir nebze. adamlar yillardir turnelerde. seyirci potansiyellerini ayirt edecek kadar yetkinler bu iste. alabildiklerinin cok ustunde bile verdiler kanimca. ayni turden manzaralara "efes pilsen blues festivallerinde" de rastladigimdan fazla yadirgayamadim dogrusu. sirf piyasa yapmak icin geleninden tutun da, ilac firmalarindan bankalara birtakim ticari kuruluslarin torpilli, beles bilet sahiplerinin sirf biletler bosa gitmesin, etkinlik olsun kaygisiyla oralarda bulunmasini da tecrube etmis oldum yeniden.

benim icin konserin donum noktasi vaziyet planimi degistirmekle oldu. konser esnasinda etrafima coreklenmis ve surekli yerli yersiz kahkahalar atan, belediye gorev vermiscesine car car konusan bir geyik surusunden kurtulma istegiyle hamlemi yaptim. bos bosluklari "pardon!" sesleriyle yara yara sakin bir limana demir attim.
biraz tutun, biraz birayla aldigim hazzi artirma hevesim, konser alaninda bira stogunun tukenmis oldugu bilgisiyle kursagimda kaldi. boylesine guzide bir organizasyonun daha ilk yarim saatinde alkol stogu bitsin, hadi gel de, cik isin icinden. saydirirken icimden, ramazanda pide kuyrugunda bekleyen mu'min gibi yanasik duzen durmayayim hesabi shop & miles standinin dibindeki tretuvarlara coktum usulca. o ara ficisindan biralar akan, izgarasindan kofteler kokan ve buna ragmen onunde, ne hikmetse, sira olmayan bir dizi standi farketmemle birlikte ufak bir saskinlik gecirdim. dar ve los araliktan gecip standlara yaklastigimda bir baska supriz daha bekliyordu beni. onumde birden sahneyi buldum. evet, sahneyi biraz yandan da olsa cok yakinlardan gorme sansina, hem de konser alanindaki diger yerlere nazaran olukca az sayidaki insanla paylasma sansina erismistim. bu da tanrinin bir lutfu olmaliydi.
onca yil bu gunu hayal etmis, hatri sayilir emekler sarfetmis bu kuluna "buyur burdan yak", demisti sanki. aylardir kara yuzu gormeyen denizci gibi sevindim. anladim ki, kesfedilmeyi bekleyen bir bolgeye ayak basmistim. her sey sut liman. esime/ dostuma da haber saldim hem'an.

kirk yillik bir dostumla zevki sefa icinde hasret gideriyormuscasina zamani eda ederken, harbiden de yillardir gormedigim bir dostuma da denk dustum tesadufen. cikarmadan bes atar gibiydim husu icinde. gorunmez bir elin varligindan kuskulaniyordum artik; bir plan, bir buyu gibi.

birbiri ardina soylenen ve alandaki kalabaligin cogunun pek de asina olmadigi parcalarla devam ediyordu gece. seyirci daha bilindik parcalari, bilhassa ds parcalarini dinlemek icin sabirsizlaniyordu. bir ara kalabaliklar tempo falan da tuttular. maksat, kendilerince sahneyi gaza getirmekti. bildikleri sarkilara eslik etmek icin yanip tutusan, imece ruhuna sahip bu kalabalik sonunda muradina erdi. "romeo and juliet"'in girisiyle birlikte buraklarina binip goge yukseldiler.

bense her halukarda bahtiyardim. solo kariyerinden, beni cokca mest eden o mustesna eserlerinden her nasiplenisimde hepten buyuleniyordum. kah knopfler'in yanagindan makaslar aliyor, kah kadeh tokusturuyordum.
coskumdan firsat buldukca, pur dikkat tum enstrumanlara ve virtuozlerine odaklaniyordum. guy fletcher ve ortagi jim cox piyano ve klavye, glenn worf bass, danny cummings perkusyon, richard bennett yayli ve tellileri oksuz komadi. hal boyleyken icimde ufak da olsa bir ukde kaldi:
"what it is" parcasinda kemaniyla beni miraca cikaran aubrey haynie'nin kendisini, canli performansini merak ederdim hep. kismet olmadi. onun yerine john mccusker'i tanimis oldum. ortamin hakkini veren, gecenin izlemesi en keyif veren insaniydi belki de. envayisinden enstruman caldi. bence imkani olsa, sahnede yalniz dolanan bir kalp gorse onu bile calardi; o derece. hele ki "what it is"deki pasajiyla beni semazen yapti birakti. doruklara uzandim. gerci, alisilagelmisinden agir bir tempoda caldi kemani, lakin, bu da dert miydi yani.

akabinde veda buseleri kondu ufak ufak. "telegraph road", "brothers in arms", "shangri la" ve "so far away"'le sahneden ayrilmayi birkac kez denedi ustat. bakti ki olmuyor, "hadi, bu kez de siz ikileyin" dercesine, "going home" deyip, nice bagri yaniklar koyarak ardinda, kayboldu gozlerden.
"why aye man" parcasi ile aydinlanan sahne, "money for nothing!" cinlamalariyla karardi. canhiras tezahuratlar, alkislar tesisatcinin apapak gotuyle yetinmek zorunda kaldi. solumda koruluk, sagimda deniz vardi. kafamda "camerado" caliyordu. gun geceye kavusmaktaydi. uskudar'a dogru tekneler salamura insanlar tasimaktaydi.

dunya gonluyle "sultans of swing", "what it is", "sailing to philadelphia" dinleyerek alemlerden aleme akma esrikligini uzerimden atmaya hic de niyetli degildim. derken telefon caldi. aklim karisti. ruhumu biraktim oldugum yere, bedenim karsidaydi. dusekabinden cikip kurulandim. "hacabi kendine gel! coluk cocuk telef olduk. yine mark knopfler'i ruyanda gordun di mi?" diyerek alnimi siliyordu sitki siyril. dudagimin sol cenahindaki tebessumu silmesine ramak kala dogrulmayi basardim. turk yapimi alacakaranlik kusagi izliyormusuz; iznik'te cekilmismis. yarin da mangal yapacakmisiz. hem simplextablosu da gelecekmis. sonra sag yanima kivrildim. daldim bir umutla. tekrar gozumu actigimda,

kulaklarimda cinliyordu national dobrolar,
steinberger gl-2'ler
strat kasali schecterler...
hepsi bir ruyaydi (kim bilir)
diyerek kulagima fisildadilar.

olmayanaergi, 30.Haziran.2008]